AcAbA BiRgÜn bEnI AnLaYaCaK MıSıN???

8/5/2008 - biz ve bizim gibileri

Yeşile dair hiçbir şey kalmadı ruhumda. Hani huzur? Hani barışa adanmış papatyalar ve çocukların gözlerindeki ışık? Soyulduk! Aşk, heyecan, sevgi, tutku, inanç, huzur, hepsi çalındı! Tanrım, ellerin nerede? Bulutlarda dans edebilsem kalmazdı karanlığın zerresi üzerimde…

 

Öyle karanlık ki penceremden gördüğüm dünya, bazen gözlerim açık mı kapalı mı ayırt edemiyorum. Göz kapaklarımın ardını beyaza boyamalıyım. Yüzlerce yıl uyuyabilirim o zaman. Elbet gelir bir prens düşlerimin gölgesine basa basa ve eminim bahar vardır bastığı topraklarda. Düşlerimdekine eşdeğer bir adam yok ne yazık ki bu dünyada. Kimse bilmez gözlerimin neden bu renk olduğunu ve neden sönüktür gökyüzümün yıldızları, kimse bilmez.Yine de…  Aşkın varlığını reddettiğim müddetçe rahat uyuyabilirim belki.

 

Anne olmalıyım bir an önce. Göstereceğim dünyaya sonsuz aşkın ne olduğunu ve mutluluk bir daha gitmemek üzere yerleşecek bu kez kaderime. Oysa yağmurlar bile silip götüremiyor kaderime yapışan kederi, garip. Hem masallar bile gözyaşıyla bitmiyor mu artık? Gökten üç elma yerine üç damla kezzap düşmüyor mu âşık olan tarafın gözlerine? Her şeye rağmen bir bebeğim olsa sımsıkı sarıp uğruna ölebileceğim ve bir şarkı çalsa aniden, notaları hüzne boyalı… Neyse boş ver… Hayat dediğin, hiç örülmemiş bir duvarda oynatılan bir gölge oyunundan ibaret değil mi ki zaten?

 

 

Eski bir dostumlayım. Anathema – One Last Goodbye. Aylarca sesini duymasam da her karşılaşmamızda gözlerim dolar. Ya da ne zaman gözlerim dolsa, aradan aylar geçse de kesişir yollarımız. Bu şarkı benim ağlama duvarım. Ne zaman gözlerimden artık yaş değil, kan damlayacağını hissetsem bu şarkı kulaklarımdan akıp ruhuma erişir. Kötü hissediyorum. Aylardır hissetmediğim kadar. Canı gibi sevdiği annesinden ilk defa tokat yemiş bir genç kız gibiyim. Ben bazen “gibi” edatını gerçekleri gizlemek için kullanacak kadar kaçarım olup bitenden. Yanaklarım acımıyor, gariptir. Ruhum acıyor. İnsan bazen ölesiye haksız olmak ister. Başına geleni daha katlanılır kılmak için. Oysa ilk defa çığlık atarken bu denli şaşkındım karşımdaki insanların kurduğum cümleleri anlamayışına. Hayır, artık üç yaşında değilim. Hayır, artık insanlar benden nefret etseler de bazı kalıpları kullanamazlar benimle konuşurken. Kullandıkları takdirde her şeyi göze alarak açarım ağzımı. Ağzımdan çıkanları algılayabilseler, her şeye hazırlıklı olabilirim. Ama sağır birine çığlık atarak onu sevdiğinizi söylediğinizde sizi duyamaz. Ne dediğinizi anlamak için dudaklarınızın aldığı şekle bile bakmayan bir işitme engelli size vurduğunda şaşırmamalısınız. Bir akıl hastasına asla deli olduğunu kabul ettiremezsiniz. Israrcı davrandığınız takdirde canınızı yakmaya çalışmasına karşı koymanız mantıksızdır. O yüzden şu an elimde ekmek bıçağı yok, o yüzden sadece ağlayarak bir şeyler yazıyorum. O yüzden çoktan çekip gitmedim bu duvarların arasındaki cehennemden, o yüzden dudaklarımı kemirerek sabrediyorum. Keşke güneyde olsam. Biraz rüzgâr. Biraz yıldız. Hayır. Kendini ifade etmeye çalışmak ile kendi mezarını kazmak arasında bir fark yok bu dünyada. Bu hayatta kendini seviyorsan rol yapacaksın. Asla bir özür duymak istemiyorum. Sıcak bir kucaklamaya ihtiyacım yok. Öldürmeye kalksaydı beni ve bunu başarsaydı onu takdir ederdim. Ama gazi olmak, şehit olmaktan daha acıklıdır çoğu zaman. Ya gurur duyarsınız o yarayı ne kadar inandığınız onurlu bir amaç için aldığınızla, ya zindan edersiniz kendinize hayatı yarım bedeninizle, yarım ruhunuzla. Şimdilik ikinci seçeneği oynuyorum. İlki sabır istiyor. Unutmamı şart koşuyor ilki. Sigarayı çekemiyorum. Boğazım üst üste yakılan sigara zincirinin bu halkasını reddediyor. Bedenim umurumda değil. Umurumda değil şurada yığılıp kalmak. Kulaklıklarımla iyi anlaşıyorum. Çünkü susmayan biri var bu cehennemde. Kendini haklı olduğuna öylesine inandırmış ki, ona kızamıyorum bile. Kızdığım şey konuşması. Nefret ediyorum. İnsanların sinirlerim bozukken inatla nefes almadan konuşmalarından nefret ediyorum. Yan odadan aralıksız gelen kaldıramadığım cümlelerden nefret ediyorum. Tanrım. Sabır istiyorum. Keşke biraz arsenik olsaydı. Bu iştahımı açabilirdi. Bazen fare zehri çeker insanın canı akıl almaz boyutta. Bazen kalemlerin arasından size göz kırpan falçataya takılır gözleriniz. Sonra bileklerinize. Olmaz. O zamanlardan geriye sadece üç dört çizgi kaldı. Onlarla beraber iyileştim. Olmaz. Kalabalıklaşmalarına izin veremem. Ama bunu tekrarladığım takdirde ruhum acımayı bırakır. Tekrar bedenimin acısına konsantre olur, olup biteni unuturum. Trans. Kanı görene dek. Güzel. Hayır. Olmaz. Gözlerim yanıyor ve kalbim. Ağlamak her organı ayrı yoruyor. Sürekli yanlış harflere basıp siliyorum. İleri geri sallanırken bedenim yazmak zor. Komik. Atlatmam gerekirdi bunca yıldan sonra bu tripleri. Bazı durumlara bağışıklık kazanamıyor demek ki bünye. Kalbim kırıldı. Sadece sinirlensem, daha kolay atlatabilirdim. Ama kalbim kırıldı. Çok. Artık yalnız devam edeceğim hayatıma. İlk kaybımı vereli iki buçuk sene oldu. İkincisi bu geceye kısmetmiş. Yazık. Evlatlık olduğumu duysam mutlu olurum şu an. O zaman işler biraz daha kabul edilebilir hale gelebilir. Olsun. Öksüz – yetim yürürüz bu yolda biz de. Arabesk. En büyük hastalığım. Kurduğum cümleler arabesk kokuyor. Çünkü acı, arabeskin öz kardeşidir. Yarın yeni okuluma kayıt olmaya gideceğim. Yanımda iki kayıp. İki karanlık. Sana geliyoruz Beyazıt. Şaşırmazsın bize biliyorum, daha nelerini gördün geçirdin sen İstanbul… Yine de on yıl önce anne babasının ellerini tutarak yürüyen küçük kızı özledim. O kızı öldürenlerin yerine ben çekiyorum cezayı. Olsun. Dudaklarım titriyor hala. Olsun. Nefes alırken zorlanıyorum. Olsun. Mutsuzum. Olsun. … Hayır olmasın. Hayat gülümsesin bir defa da. Bir defa da rol yapmadan gülümseyebileyim. Bir kere de şaşırtsın kader beni. Ben şükretmeyi bilirim. Güzellikler için teşekkür etmeyi tanrıya. Sabır duaları etmeyi bildiğim gibi. Ama çok acıyor Allah’ım… Kanıyor… Korkuyorum. Neden korktuğumu sormasın hiç kimse. İstemiyorum kaçtığım cevapları yabancılarla tanıştırmaktan. Sanırım boynum şişti. Gözlerim, yüzüm, omuzlarım şişti sanki. Ayna. Evet, bir gecede dört koca kırmızı şişlik yüzümde. Cildim isyan ediyor. Boğazım isyan ediyor. Gözlerim isyan ediyor. Bu ayaklanmayı ben bastıramam. Davasında haklı olduğuna inandığım kimseyi susturmayacağım gibi. Bu iş artık benden çıktı, uzat elini dolunay! Yıldızlarda uyumak istiyorum, başımı ıslak yastığıma koymamalıyım artık. Bir rüzgâr alsa götürse beni… Saat 00.22. Görünmez ellerim olsaydı, her yere uzanabilen, dünyanın her yerinde zamanı ileri alırdım. Takvim sayfalarını yırtardım bir bir. Ve işte; bugün 10 Aralık 2007. Kar yağıyor usulca. İstanbul’da, yaşadığım odada kahve içiyorum. Kimse konuşmuyor. Kimse ağlamıyor. Kimseyi görmüyorum. Hayır. Bugün artık 3 Eylül 2007. Saat 00.24. Beş saat sonra yola çıkıyorum ölüm sessizliği hâkim bir arabada, yeni okuluma doğru. Tırnaklarımda biraz bordo, biraz siyah ojeler. Karışık. Benim gibi. Bir sigara daha. Sonsuz bir inançla bağlandığım ve bir bir yıkılan tüm değerler adına. Yalnızlığın anlamını bilmiyor insanlar. Güzel bir müzik eşliğinde kahvesini yudumlayarak iskambil falı açan bir kadın yalnız değildir bomboş bir şehirde bile. Oysa kalabalık bir metroda içine ağlayan bir kadının yalnızlığından şüphe eden herkes ölü doğumdur. Yaşadıklarını sandıkları hayatı hiç hak etmemiş oldukları için ölü sayılırlar. Okyanusum burada olsaydı keşke. Saçlarımı tarardı belki. Sarılırdı. Kulağına fısıldardım ne kadar kanadığımı. Onun da kalbi kanardı belki benim için, kim bilir. Ama yok. İhtiyaç duyduğum herkes gibi uzakta. Ya melekçik? Elvira? O da yok. İki koca yıl boyunca sesi haram bana, yüzü rüyalarıma bile yasak. Kendim koyduğum kuralı kendim bozmamayı diliyorum tanrıdan. İki sene derviş sabrı… İstediğim bu. Polen? Burada olabilirdi ve hiç konuşmadan ağlayabilirdik. Aynı noktaya bakan iki çift gözün kelimelere ihtiyacı yoktur. Belki Bensu… Sarılırdı o, biliyorum. “Canım benim…” derdi. Üzülürdüm çok. O üzülmeyi taşıyamayan insanlardan, gözyaşı hiç yakışmıyor bebeksiliğine. Hayko Cepkin var şimdi hepsinin yerine. “Eller aldı yüreğimi, bilmez oldu gerçeğimi…/ Yok, kimse görmesin yüzümü! Yok! Kimse duymaz sesimi..Yok kimseler! Kimse duymasın beni! Sensiz yalnızlığımda.. Bir of çeksem de, yine olmaz.. İnat ettim, sensiz yalnızlığıma…”  Haklı. Bir kişi daha tacını kaybetti bugün hayatımda. Telefonum. Değiştirmeliyim. Artık rehberimde KRALİÇE diye kayıtlı biri yok. Sadece isim ve soy isim. Gereken budur belki de. İnsanları istediğim gibi görmekten vazgeçmeliyim. Sadece bir ad. Herkesin kaldırabildiği bu çünkü. Hiçbiri yerleştirildikleri tahtı hak etmiyor. “Gebertirim seni!” Bu cümleyi hiçbir kraliçe, hiçbir hükümdar kuramaz bana. Kuran iner tahttan. Belki bir el ateş. Belki bir tokat. “Çoban oldum gidiyorum yapayalnız bu diyardan.. Kırbacın vurma yüzüme…” Hayko Cepkin beni tanıyor mu? Hayır. Ama acımı tanıyor. Acımı tanıyorsun sen de bu cümleleri okuyabildiğine göre. Asla canı yanmamış biri başka birinin acısını anlayamaz. Kendi kendisinin fırtınası olmamış biri, üşümek nedir bilemez asla. Şimdi biraz su olsa… Susadım çokça. Gidemem. Çıkamam bu odadan. Mutfağa gittiğim takdirde bıçak sudan daha cazip gelir bana. O sesi duyduğum takdirde susamayı bırakıp kanamaya başlarım. Susadım. Çokça. Sürekli renkli giyinmemi isteyen bir adam vardı. “Yasta mısın, siyahın asaletini kaybedersin sürekli taşırsan. Pembeye bürün, beyaza bürün!” Yastayım evet. Geçmeyecek bu yas hafızam silinene dek. Bitmeyecek matemim her şeye sıfırdan başlayabileceğim ana kadar. Sen bunu bilemezsin. Sen baban için ağlayabilen bir adamsın. Ben babası yüzünden ağlayan bir kızım. Sus. Ah. Konuşmuyorsun zaten. Çok uzun zaman oldu. Çok uzun zaman oldu bir martı görmeyeli. Rüyamda bebekler görüyorum sürekli. Kızlar, oğlanlar… Kimi kundakta, kimi oyun çağında. Bu gece rüyamda bir bebek gördüm. Kundaktaydı. Kucağıma aldım. Baktım. Elinde sigara. Şarap istedi. Yanlış olduğunu söyledim. Annesi girdi lafa. “O kendi tercihlerinden sorumlu ve eğlenmek onun da hakkı.” Bu cümleyi kurdu ve içeri kasa kasa şaraplar geldi. Kartonlarca sigara. Uyandım. Rüya işte. “Gör hangimiz daha masumuz… İmkânı bile yok! Söyleme tertemiz olduğunu bana!” Gözlerim yanıyor. Ağlamıyorum şu anda. Nerde hata yaptık acaba. Neden beceremedik bu evcilik oyununu. Küçükken oynardık çok. Eskişehir’de. Dayımın kızıyla. İkbal. Balkona kurardık evimizi. Gerçek nohutlar, pirinçler. Bardaklara su doldururduk kahve niyetine. Benim adım hep Ebru olurdu. Ebru Güneş. Neden bilmiyorum. Erkek bir oyuncak bebek vardı. Mavi gözlü. Adı Buğra. Tüm mavi gözlü bebeklerin adı Buğra mıdır, okyanusum gibi? Tesadüf. Şimdi fark ettim. Ben hiç bebeğime tokat atmadım. Ben hiç bebeğimi hırpalamadım. İkbal de yapmazdı. Çocuklar için anne olmak daha kolay sanırım. Yemek yiyen bebeği vardı İkbal’in. Ağzı yarıktı. Su içirebiliyordun biberonuyla. Benim bebeklerim Edirne’deydi. İkbal bir bez bebeğini vermişti bana. Yüzü plastik, içi pamuk. Ağzını kesmiştik. Ordan su içiriyordum. Hatta bisküvi ezip yediriyorduk. Bebeğimin diğer bebeklerden eksik olmasına izin veremezdim ya! Sonra o bebek berbat kokmaya başladı. İçindeki ıslak yiyeceklerden dolayı, akıl almaz derecede berbat koktu. Ben bebeğime “Böyle kokmaya devam edersen gebertirim seni!” demedim asla. Asla tokat atmadım kendim sebep olduğum bir şey yüzünden evladıma. Büyüdüm. Bez bebekler yok, evcilik oynamıyorum. Dolabımın üzerinde otuza yakın peluş oyuncak var. Yere düşerlerse üzülürüm, konuşurum onlarla. Severim biraz. Öyle bırakırım yerlerine. Pembe beyaz tavşanım Coşkun, benimle yaşıt. Kocaman. Herhangi bir arkadaşım yataktan aşağıya kibarca indirmek yerine yataktan aşağı direk atarsa, kavga çıkar. Severim tavşanı sonra. Canı yanmıştır, hissederim. Hayır, ruh hastası değilim. Sadece sevecek bir şeylere ihtiyacım var. Ve biraz suya. Susadım. Çokça. Kulaklığı çıkardım. Sesler kesilmiş. Saat 00.54. Bir dakika bile ara vermedim yazmaya. Su içmeye gitmeli miyim? Evet. Üç gündür açım. Rejimden çok, açlık grevi gibi. Yemiyorum. Yemek istemiyor da canım şaşırtıcı bir şekilde. Mutfağa gitmeliyim. … Geldim. Bir şişe suyum ve biraz kurabiyem var. Yemezsem bir dal sigara dahi içemem artık. Boğazım çığlık atıyor. Su şişesi 0,5 Lt. Dün bunun aynısı bir şişeyi tanınmayacak hale getirdim sinirden. Bunu yapmasaydım bugün bana vuran elin sahibinin ağzı kırılmış olurdu. İlk defa bu kadar şekil değişikliğine uğramış bir şişe gördüm dün. Yamuk yumuk, parça parça…  Midem bir anormal oldu, unutmuş içine bir şeylerin girmesini tabii. Herkes uyumuş. İronilerin kraliçesiyim uyuyanquzel olarak ve kraliçe kelimesinden en çok nefret eden insanım şu anda. Üç sayfa olmuş. Normal bir insan bu kadar şeyi okumaz oturup. Normal bir insan bunları yazmayı aklının ucundan bile geçirmez tabii aynı zamanda. On dal kalmış. Tüketmekte üstüme yok. Sigaramı, umutlarımı, zamanı, insanları..Bir saat kadar önce yan odadan bir ses “Sen ancak insanları kullanmayı bilirsin!” diyordu. Enteresan. Beni tanıdığını sanan ve uzaktan yakından alakası olmayan bir insan daha. “Kurtarın beni, tutun elimden düşmeden!” Söz veriyorum Hayko, şu anda bu cümleleri kurduğun için sırf, bir gün sana rakı ısmarlayacağım boğazda güzel bir sofrada, balık eşliğinde. İstersen tabii. Ne diyorum ben? Bazı şarkılar çok önemli yargılar, çok önemli sorular içerir. Bakınız; Tool. “Why can’t we sleep forever?” Hayatınızda kaç defa bu kadar mantıklı bir soru duydunuz? “Nasılsın?” diyen birine “İyiyim. Peki, sence neden sonsuza dek uyuyamıyoruz?” deyin. Elbette sizi deli sanacaktır. Ama şu an da böyle düşünmediğin ne garantisi var? Az önce word beni gülümsetti. Sekiz yüz doksan altı sözcük önce. Metro yazdığımda altı çizildi. “Daha neler?” derken, yabancı dil olan metro kelimesi yerine dilimizden gelen yeraltı treni kelime grubunu kullanmayı isteyip istemeyeceğimi sordu. Eskiden olsa kahkaha atıp “Bi siktir git yaa.”  Derdim. Ama artık küfür etmiyorum. Üç gündür. Hiç küfür etmedim. Bazen argosu yerine normal bir eşanlamlısını bulmak zor oldu kelimelerin elbet ama alışıyorum. Üç gündür ne küfür ediyorum ne adam gibi yemek yiyorum. Bir incir yedi – sekiz saatliğine. Veya tencerenin üstünden iki kaşık makarna, yarına kadar idare eder. Laptopun şarjı bitmek üzere. Sağa baktım sebepsiz. Kaloriferin üzerinde mor bir kitap; KADINLAR. Charles Bukowski. Aptal word. Daha Bukowski’yi tanımadan bana metro kelimesinin eş anlamlısını öğretmeye çalışıyor. Dördüncü kez okudum kitabı. Yanında bir taç, beyaz üzerine siyah noktalar. Bir fiyonk. Şirinlik abidesi. Yanında fön fırçam. Yatağın üzerinde sarı porselen kül tabağım. Nüfus cüzdanım. Mendiller. Hapşu! Çok yaşayacağımı sanmıyorum. Siyah çakmak, üzerinde lamborghini yazıyor. Yarısı bitmiş Anadolu paketi. Boş tabak ve su şişesi. Karşımda şarjı bitmek üzere bir laptop. Altımda kırmızı eşofman altı. Yeşil fosforlu sutyen askıları, siyah boyundan bağlamalı bir badi, üzerine geçirilmiş siyah beyaz çizgili omzu açık badi. Size ne! Laptop yerine dizüstü bilgisayarı yazmam gerektiğini söyleyen aptal word ve ben, dünyanın en mutlu ikilisi. Cem Adrian; “Şimdi o kanatlarını rüzgâra açmış dur diyemezler. Diyemezler! Yıldızların arasında o kadar parlak ki onu seçemezler! Seçemezler! Başka sularda o, başka rüzgârlar arıyor. Başka yollara yürüyor, başka, başka…” Sakinleştim evet. Sallanmıyorum ileri geri. Öldürmek de istemiyorum az önceki kadar. Keşke herhangi birinin bu satıra kadar sabırla okuyacağını bilseydim. Size hayatın sırrını açıklayabilirdim. Ama hedefe varmayan ok, olmasa da olur. Masaja ihtiyacım var. Okyanusuma. Meleklere. Martılara. Denize. Kendime. Hani bir gün şiir kazanacaktı, aşk, özgürlük, barış, umutlar kazanacaktı? Kendimi kandırmış olamam hayır. Kızım nerde benim? Uyuyordur şimdi. Umarım uyuyordur. Bu hayata gözlerini kapamıştır birkaç saatliğine. Uyuyorsa acı çekemez çünkü ben gibi. Peki ya melekçik? Uyumuştur o da. Acısı benimkinin aynası, derdi derdimin yankısı… Nasıl uyumasın, nasıl savaşsın o ufacık bedeniyle. Koca bir yürek deviremez ki kana susamış bir kılıcı. Benim başım az önce uçuruldu. O sadece biraz daha zaman için dileniyor tanrıdan. Benimki erken ölüm mü? Hayır, benim problemim geç doğum. Çünkü özgürlüğe yakınlaşma ihtimalin yaşadığın yıl sayısıyla doğru orantılı ilerliyor bu hayatta. Parmaklarım yanıyor. Dört saat sonra yola çıkıyorum, beni bu hayata getiren insanlara. Bana verdikleri en büyük armağan her şeyden habersiz uyuyor. Abla olmak güzel. Anneliğin provası. Biliyorum ki parasızlıktan aç susuz gezsem, onun mutluluğunu sağlamak için kendimi satıp para kazanabilirim. Biliyorum ki o bunları bilmiyor. Biliyorum ki on yaşında bir oğlan için bunları anlayabilmek zor. Omuzlarım ağrıyor. Bir elemanın iletisinde “ İki haftada bitti yine bir prozac daha.” yazıyordu bugün. Nasıl güldüm, nasıl.. Özenti insanları anlayamıyorum. Zavallı. Dolapta Pasiflora var. Böyle mi yazılıyor bilmiyorum. Kime ait onu da bilmiyorum. Bir işe yarayacağını bilsem koca şişeyi dikebilirim kafaya, iki de incir götürürüm meze niyetine. Ama geçtim bu yollardan yavrularım cancağızlarım, komik olmayalım. Abdullah Gül sorunlarıma çare bul. Abdullah Gül beni diskoya götür. Bir zamanlar Pascal Nouma vardı. Tombalacı herif. Severdim ben onu. Olduğu gibiydi en azından. Dört yıl önce İlhan Mansız’a âşıktım. Çok daha küçükken de Kenan Doğulu’ya. Saçları çok kraldı. Evet. Garip bir velettim ben. Nataşacılık oynardım. İlkokula gitmiyordum daha. Boyum çok kısaydı. Cüce kalırım korkusuyla ikide bir hastaneye giderdik. Dişlerimi fırçalarken kullandığım taburemin üzerine oturur, bacak bacak üstüne atar, siyah saçlarımı savura savura sigara içerdim. Sigara dediğim, bildiğin kalem. Babam kalemin ne olduğunu sorduğunda “Görmüyor musun sigara içiyorum!” diyebilecek kadar da kendime güvenim vardı düşün artık, o derece. Neyse. Sonra babam sigara içmek nasıl olur gösterdi sağ olsun, ağzıma gerçekten yanan bir sigara dayayıp. Ne çok ağladım, ne çok öksürdüm. O koku gitsin diye fırçaladım dişlerimi kaç kere annemin kucağında ağlaya ağlaya. Evet. Beş yıldır sigara içiyorum. Caydırıcı bir önlem değilmiş demek ki. Yakalım bir dal daha ve müzik değişsin. Neşeli bir şeyler istiyorum. The White Stripes. “I can tell that we are gonna be friends..” Ben diyorum ‘gonna’, word dedirtmeye çalışıyor ‘gonca’. Ya sabır ya selamet. Aklıma melekçiğin eski telefonu geldi. Turkcell beş bin mesaj vermiş, biz de harca harca bitiremiyoruz. Yalan. Çatır çatır bitirdik. Neyse. T9 ile yazıyoruz, üç kelimemizden biri argo zaten. Telefon iki ay içinde bir çingene çocuğuyla yarışacak sayıda ve çeşitte küfür öğrendi sayemizde. 26245 ve T9 sözlükten seçip çıkartıyor aradığımız kelimeyi. Felaketti. Çok sevmiştim o telefonu. Yok artık o telefon tabi. Dört sayfa bitti, ben hala bitemedim. Uyuyamam. “I just don’t know what to do with myself!”. Hislerimize tercüman olan White Stripes Tayfasına da bana uğrarlarsa güzel bir çilingir sofrası sözü verdikten sonra muhabbetimize devam ediyoruz. Biz. Kayıp nesil. Okulda dağıtılan anketleri doldururken baba kısmına sağ yerine ölüyü işaretleyen nesil. Yalnız değildim. Çiğdem de aynısını yapardı. Çiğdem de kanardı. Sadece ufak farklar vardı aramızda. Ben dayak yerken ağlar, bir şey yapamazdım. Ama saçlarımı kestirmem emredilince [yaşıtlarıma göre çok süslü, şuh olduğum gerekçe gösterilirdi] “Asla!” derdim. Çiğdem de dayak yerken ağlar, bir şey yapamazdı. Ama saçlarını kestirmesi emredilince [upuzun güzelim kıvırcık saçlarına gösterdiği ilgiyi derslerine göstermesi gerekçesiyle] çekmeceden makası alıp babasının karşısına dikilir, tutam tutam keserdi o güzel buklelerini. Önemsiz ayrıntı. İkimizin de kalbi aynı yerden kanardı. Jolene. Live dinlenmesi gereken şarkılar listesinde sunuyorum bunu da size. Şu an bu satırları okuyan biri var mı? Varsa nasıl biri? Kızıl saçları dökülüyor mu omuzlarına kadar? Gözleri siyah mı? Kıvırcık sarı saçları mı var nefret ettiği? Topal mı? Makyajı akmış mı? Kız arkadaşı en yakın arkadaşıyla mı aldatıyor çilli, güzel delikanlıyı? Yoksa o da tokat yemiş mi annesinden, en olmadık zamanda? Her kimsen, tanımadan seviyorum seni. Seni seviyorum, sadece nefes aldığın için. Seni seviyorum, sevmeye ihtiyacım olduğu için. Ve sevilmeye ben kadar susadığın için. Beynim ağrıyor. Başım dönüyor. Oda o kadar duman altı ki, bırak nefes almayı gözlerimi zor açıyorum. Beşinci sayfa. Yarım bir romanım var biliyor musun? Siz diye hitap etmeyeceğim, kalabalık olduğunuza dair inancımı kaybettim. Sen, yarım bir romanım olduğunu biliyor musun? Sen fanzinimin ortak çalışacağım güzel insan çizer Burhan Özgün Şen’in şu an yaşayacak bir evi olmadığından dolayı geciktiğini biliyor musun? Biliyor musun köprücük kemiği denen şeye dehşet zaafım olduğunu? Asla kola içmediğimi ve elma şekerine bayıldığımı? Boş ver. Bir kölem olduğunu? Bilmen mümkün değil elbette. Rüzgârı özlediğimi bil yeter. Tahammülsüz olduğumu ve karşımdaki kim olursa olsun cinayetle aramda zaman zaman bir saniye kaldığını bil. Çünkü bana kalkan herhangi bir elin sahibine yapacağım tek işlem var, [zamanında bir adamın beni üzebilecek insanların söylediği gibi] kolunu kıvırıp kıvırıp müsait bir yerine yerleştiririm ki sürahi gibi gezer o insan. Tabii annem değilse. Annem yaparsa çığlık atarım. Acıdan değil şoktan. Sonra babam da girer işin içine. Herkes bağırarak konuşur. Kimse duymaz birbirini. Diyalog çabası yoktur çünkü herkesin derdi kendini anlatmaktır. Yapayalnız bağırırım öylece. “Bana anne deme bir daha!” Zamanıydı zaten. Kimseye baba demeyeli iki buçuk yıl olmuşken, anne diyebilmek lükse giriyordu artık. İyi oldu. Tabii. Keşke pişman olacağını bilmesem. Keşke iki buçuk yıl önceki kadar kolay olsa. Boş ver. Okyanusun sesinden, “My loneliness is killing me..” Birazdan giyineceğim. Siyah dar kotum. Siyah bluzum. Yatarım sonra. İki saat rüya gördüğümü sanırım. Seslere uyanırım ardından. “Ben hazırım.” der yürürüm. Oysa hiçbir şeye hazır değilim. Yeni bir okula, yeni bir hayata, yeni bir yalnızlığa… Olsun. Alışacağım. Şimdikinden daha iyi niyetli bir yalnızlık olur belki. Bagdad Cafe- I’m Calling You. Evlendiğim gece çalsın bu şarkı. Üç beş mum olsun odada… Neyse. Saçmalıyorum. Anlatmam gerekmeyen ne kadar şey varsa anlattım sanırım. Oysa normal. Sadece annesinden ilk kez tokat yemiş bir kız gibi davranıyorum.. Hepsi bu.. Sadece bu

 

 

Seninle ilgili hayaller kuruyorum…

 

Uzun zamandır yapmıyordum bunu. Yaşanmamışlıklar hayal gücümü kuvvetlendiriyor. Yanımda olmayışın, sana dokunamamam, o dokunuşların hayallerimde daha da lezzetli hale gelmesini sağlıyor. Genelde senin evinde geçiyor hayallerim. Hiç görmediğim halde kafamın içinde çok net odalar… Kahverengi, krem rengi, ateş rengi…

 

“Şöyle olsa, böyle olsa…” gibi hayaller değil bunlar. Düpedüz gündüz rüyası! Bir kaçını paylaşmaya karar verdim. (Bu satırları yazarken bile senin bu defteri okuduğun an geliyor gözümün önüne. Defter masada. Oda karanlık. Mum yanıyor. Yüzünü ve defteri kıpkırmızı aydınlatıyor mum. Ateş rengi…)

 

X X X

 

Çalışma odandasın. Fazla boş, fazla basit bir oda. Masanda daktilon, bir sürü kâğıt… Rahatsız edici bir şekilde fazla düzenli. Daktilonun başında oturuyorsun. Sessizce içeri giriyorum. Kapı açık. Kapılar hep açık. Masana kahveni bırakıyorum. Çok sade ve güzel görünüyorum, garip. Öpüyorsun beni. Masa duvara dayalı, yüzün duvara dönük. Arkandaki büyük kanepeye oturuyorum. Arkan bana dönük. Kahvenden bir yudum alıp yazmaya başlıyorsun. Hızlısın. Fincanı iki elimle kavramışım. Seni izleyerek içiyorum. Oldukça uzun bir süre devam ediyor bu. Bazen yazarken orda olmamı istiyorsun. Varlığımı hissetmek yazmanı kolaylaştırıyor sanırım. Sessizce oturuyorum kanepede. Dışarıda hava kararıyor. Odada kirli sarı bir aydınlık var…

 

X X X

 

Saat gece yarısını geçmiş. Sokak. Bir duvarın üzerinde oturuyorum. Kafamda garip, siyah bir şapka. Elimde bira şişesi. Hayret. Ben bira sevmem ki. Duvar yüksek değil. Yerde duvara sırtını dayayıp oturmuş iki hatun. Koyu makyajlar, dudaklarında piercing. Biri ayakta, diğeri yerde bağdaş kurmuş iki genç çocuk. Herkesin elinde bira. Bir sigara yakıyorum. Yanımdaki tiplerle aynı yaştayım. “Arkadaşlarım.” Az önce biraz boğucu muhabbetler geçmiş. Yerde oturan hatunlardan biri resmen batsın bu dünya triplerinde. Üşüdüğümü hissediyorum. Muhabbet değişti. Her iki cümlede bir kahkahalar yükseliyor. Eğleniyoruz. Gittikçe daha da üşümeye başlıyorum. Ayaktaki çocuk ceketini veriyor, sarınıyorum. Sokak boş, yollar sessiz. Önümüzde durduruyorsun arabayı. Arabaya bakıyorum sabit. Duvardan atlayıp sessizce biniyorum. Hızlı sürüyorsun. Hiç konuşmadan. Yola bakıyorsun sadece. Yağmur başladı… Yüzüne bakıyorum. Gözlerin sadece yolda. Ben de önüme bakıyorum. Bir süre daha gidiyoruz. “Ceketi bende kaldı.” diyorum sessizce. Yüzüme bakıyorsun. Eve varana kadar arabada başka cümle kurulmuyor…

 

…Yanına yatıyorum usulca. Uyuyup uyumadığından emin değilim. Seninle ilgili kesin yargılarda bulunamamak hoşuma gidiyor. Seni öğrenme sürecim hiç bitmesin istiyorum. Tanıma sürecinin bitişi ve yargıların sabitlenmesi ilişkiyi bitirir diye düşünürüm ben. Sessizce uyumaya çalışıyorum. Çocukluğumu, yaşımı yaşamama izin vermen hoşuma gidiyor. Oyunun bitiş süresine de sen karar veriyorsun zaten. Koray gelir, sessizce bekler, Bilgesu gelir, giderler. Sende hafif bir soğukluk. Bende hafif bir mahcubiyet. Sabah yine ikimize ait bir güne uyanıyoruz. Her şey olması gerektiği gibi. Her şey beni mutlu ediyor senin yanında. Bu, güzel…


 


 

 


 

and i forget, just why i taste
oh yeah, i guess it makes me smile
i found it hard, it's hard to find
oh well, whatever, nevermind
hello, hello, hello, how low?

Üstüm başım sen kokuyor. Üstüm başım okyanus kokuyor, tuz gibi, buz gibi bir esinti. Bak, yan yana değiliz diye burada yağmurlar yağıyor. Damla damla. Sen gibi, ben gibi sanki. Tori Amos’un sesi bu gece odama çok yakışıyor. Yanı başımda olmalıydın, neden ellerin saçlarımda değil? Çok kısa geldi bana geçen zaman, çok kısa geldin bana, doyamadım inan. Peki ya rüzgâr? İzin verseler de yanında olsam, izin verseler de içimde olsan. Doyumsuz muyum, doyamayacağım kadar güzel misin? Her kadın mı âşıktır okyanusa ben gibi, yoksa sadece bana özel misin? Peki ya şarap, peki ya deniz, peki ya gece, peki ya mumlar, peki ya sesin? Sol göğsümün üzerine kazındı kaldı izin… Boynumda nefesin ve hayatta kalmama tek sebep, ismin. Ve sen ve ben ve biz ve gece ve özlem peki ya neden bu kadar erken? Neden nefes aldığını gördüğüm sürece yerinde durmaz zaman akar gider hızla ve neden benden uzakta olduğun zamanlarda yerinde sayar saniyeler inatla? Soru işaretlerim ağır geliyor, birazını sen taşır mısın? Bu oda bana dar geliyor, beni de yanına alır mısın? Aylardır âşık olamadığım için üzülürken, şimdi karşımdakilerden emin olamadığım için üzülüyorum. Âşık olmanın yetmediğini düşünüyor, sonra kızıyorum. Kendime ve sana ve zamana ve yollara aramızda boylu boyunca uzanan. Kolların nerde? Gözlerin nereye bakıyor? Sesini duymayalı kaç saat oldu? Dudaklarından neler dökülüyor? Hadi dans edelim. Hadi içelim içkilerin en kırmızısını. Hadi uzan yanıma. Sana anlatacak bir masalım var. Hadi gir kanıma. Uzağımdayken bu şehir bana dar. Ucuz kafiyeler ve ezbere cümleler değil, tanımsız duygular ve bitmek tükenmek bilmeyen bir ihtiyaç bu sadece. Sadece sen, sadece senden gelen her şeye sorgusuz sualsiz tamam. Sadece ben ve sadece benden vazgeçtiğin an ben nefes alamam. Sadece biz. Ve gece, bir ölü kadar sessiz. Sadece omzumdan ayrılmayan hayalin. Boynumda bir nefes, ölümsüz bir his. Dudaklarım kuruyor hissedebildiğim bir hızda. Susuzluğumu giderebilecek tek varlık şu anda kilometrelerce uzakta. Tırnaklarım şarap rengi. Tenime kar bulaşmış. Üşüyorum bu gece, sanki bu yatakta eksik bir şeyler varmış gibi. Yoksun ama hep varsın gibi sanki. Varken bile yokluğun gölgem gibi peşimde sanki. Sanki bir düş, bir hayal, bir serap, bir illüzyondan ibaretmişiz. Sanki masalmışız, prensmişiz, prensesmişiz, yoktan var edilmişiz, yok edilmeye çok meyilliymişiz. Biraz gök kokarmış gözlerin, biraz sihir akarmış dudaklarımdan. Saki bu gece hiç bitmeyecek, kokun gelecek sabaha kadar uzaklardan. Bak dindi yağmur. Bak gece yüzlerce yıldız evlat edinmiş yine. Ve yüzlerce şiir yazabilirim şu anda kayıp giden tenine. Bir melekten çalınmış olmalı yüzün. Sensizliğin başlangıcında keşfedilmiş olmalı hüzün. Sonsuzluğum olmanı istiyorum her hücremle. Sonun olmak istiyorum bu gece tüm kalbimle. Çünkü bana kimse senin kadar yakışmadı ve kimsenin ruhu bu kadar yaklaşmadı benimkine. Kahkahalarına gizlediğin her şarkıya birer öpücük bağışlamak ve uyumak istiyorum hayalinle. Çünkü biliyorum, mesafeler silinir, okyanuslar dalgalanır, kolların belime dolanır düşlerimde.

Gözlerimi kapıyorum şimdi masalımızla.

İzin veriyorum ruhunun bedenimden içeri süzülmesine.

Hep böyle güzel ol ve gitme asla.

Çünkü hiçbir masalın sonunda izin vermez okyanus gözlü prensler, prenseslerin üzülmesine…

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

๒เzเ๓ คşкı๓ız เรtคภ๒ยl кค๔คг ๒üאüк, ๒єгlเภ кค๔คг คภlค๓lı, คğгı кค๔คг אıкıl๓คz, קคгเร кค๔คг çєкเςเ, เz๓เг кค$

Son Yazılarım

biz ve bizim gibileri

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Arkadaşlarım

lekopsa